Hayal gücünü eğitmek

Northrop Frye Kanadalı bir edebiyat eleştirmeni ve radyo konuşmalarından oluşan kitabı “Hayal Gücünü Eğitmek”te edebiyatın hayal gücünü nasıl beslediğini anlatıyor. Frye kitap boyunca edebiyat yargılarını da paylaşıyor. Bu yargıları onaylamayabiliriz ancak onun edebiyat eğitimiyle ile ilgili düşüncelerinin destekleyicisi olacağımız kesin.

Neden edebiyat çalıştığı ile ilgili sorularına cevaplar buldukça edebiyatın insan için olmazsa olmaz bir araç olduğunu fark ettiğini anlatıyor Frye. Bugün geldiğimiz noktada, bilim ve sanat arasındaki tartışmaların, modern düşüncenin hegemonik ağırlığı ve hayal gücümüzün azalışı Frye’e göre büyük ölçüde edebî dile yeterince eğilmemizden kaynaklanıyor.

Kitap altı bölümden oluşuyor. İlk dört bölüm edebiyat eğitimine dair teorik tartışmalar içerirken son iki bölüm de bu eğitimin nasıl olacağına dair pratik öneriler yer alıyor.

İlk bölüm “ıssız bir adaya düşmek” örneğinden bir insanın dil ve anlam dünyasının hangi aşamalardan geçtiği üzerine yoğunlaşıyor. Böylece dilimizi kullanırken nasıl bir harita izlediğimizin cevabını bulmaya çalışıyor. Burada dili üçe ayırıyor Frye: herkesin konuştuğu gündelik dil, çeşitli meslek gruplarının konuştuğu çalışma dili/ teknolojik dil ve edebî dil. Edebiyat dili diğer iki dilden farklı olarak insanın kendi inşa ettiği dildir. Ve bu inşa sürecinde dilin analoji, özdeşlik gibi pek çok sanatından da yararlanır. Edebiyatın sınırı hayal gücünün sınırıyla ilgilidir ve bu sınır ne kadar özdeşlik kurabildiğimizle alakalıdır. Özdeşlik için sık sık metaforlara ihtiyaç duyarız. Bu yüzden diğer iki dil doğrudan anlatıma sahipken edebi dil dolaylı anlatıma başvurur, metaforları kullanır.

Frye’nin altını çizdiği “ümmilik” meselesi önemli. Bildiğimizin aksine, zihin ne kadar yalın kalırsa o kadar hayal gücüne yer vardır aslında. “Edebiyat kıtlığının sebebi sizin gerçek anlamda ilkel olmamanızdır” diyor örneğin, “hayal gücünüz böyle bir dünyada ancak bildiğiniz dünya üzerinden işleyebilirdi. Esnaf milletine mensup 18. yy İngilizi Robinson Crusoe şiir yazmadı. Onun yaptığı bir günlük tutup defter-i kebir tutmaktı.” Gerçek anlamda ilkel olmayı Tanrı inancı ile bağdaştırıyor Frye. Bildiğimiz tüm bilgileri unutup sadece Tanrı bilgisine sahip olmak. İnsanoğlu tanrıları tanımlamaya çalışırken dili/edebiyatı kullandı. Dolayısıyla beşeri dünyaya indirgedi. Bunun dinin ya da antropolojinin alanı olduğunu söyleyenlere de itiraz ediyor Frye. Çünkü insanların tanrı, evren ve insan tanımlarından koskocaman bir edebiyat birikiminin doğduğunu söylüyor. Klasik edebiyatı bile etkileyen anlatılardır kutsal metinler, mitolojiler.

Frye ilkel edebiyat ile ilgili düşüncelerini desteklemek için edebiyat tarihinde yolculuk yapmaya devam ediyor: “Edebiyatta karşılaştığımız bütün izlekler, karakterler ve hikayeler birbirine kenetli tek bir aileye aittir. Geriye dönük izler arayan eleştirmenler başlangıç olarak ilkel edebiyata ulaşıyor. Yüzyıllar boyunca birbirine benzeyen şeyler görmemiz, edebiyatta karşımıza çıkan bu sık karşılaşmalar yani tekrarlar bir kusur değildir. Her sanatsal eserde tekrar vardır. Müzikte ritm, resimde örüntü, doğada döngü vardır. Edebiyatta da kutsal kitaplardan, mitolojilerden hikayeler edebiyatın kendi döngüsüne bağlanır. Kitab-ı Mukaddes’i bilmeden, klasik mitleri bilmeden kitap okumakla edebiyat bilgimiz gelişmez diyen Frye neyin ne zaman okunması gerektiği ile ilgili reçetesini de paylaşıyor ilerleyen bölümlerde.

Peki ilkel edebiyata ne oldu? Medeniyet geliştikçe insan yaşamıyla daha fazla meşgul olmak, insan olmayan doğadan uzaklaşmak, karmaşık insan yaşamından ötürü doğaya tedirgin bakmak, yabancılaşmak gibi nedenler edebiyatın içeriğini de değiştirdi: “Medeniyet ilerledikçe edebiyat salt insani problemlerle ve çatışmalarla daha fazla ilgileniyor görünür. Eski mitlerdeki tanrılar ve kahramanlar sırra kadem basar ve yerlerini bizim gibi insanlara bırakır. İnsan yaşamının bütün o karmaşıklığının altında hala yabancı bir doğaya tedirgin bir bakışım bize tebelleş olduğunu ve onu aşma sorununu bir türlü aşamadığımızı anlamak için bir yazarın kullandığı mecazlara, imgelere ve sembollere bakmak zorundayız.”

Üçüncü bölüm edebiyatın gerçeklikle imtihanı hakkında.  Gerçek olanla inşa edilmiş olan arasında bir farktan söz ediyor Frye ve edebiyatın bize hangi gerçekten bahsettiğini anlamamızı istiyor. “Örneğin Macbet okuduğunuzda İskoçya tarihi hakkında bilgilenmek için değil bir adamın krallık elde edip ruhunu kaybettikten sonra neler hissettiğini öğrenmek için okursunuz. Edebiyattaki karakterlerin gerçek dünyayla birebir aynı olması gerekmez, zaten bunu düşünmeyiz de.” Ama onu bize gerçek gibi sunması işte başarı budur. “Bir yazar bir imgeden ya da etrafındaki dünyanın parçası olan bir nesneden yararlandığında onu sembol haline getirmiştir. Edebiyatın gücü sembollerden yararlanma gücüdür.”

“Edebiyatta okuduklarınıza inanırsanız kelimenin tam anlamıyla her şeye inanırsınız. Dolayısıyla her şeyin mümkün olduğu ve her şeyin varsayılabileceği doğru ya da yanlış bir şeyin olmadığı ve bütün savların aynı derece iyi olduğu hayal gücü dünyasını incelemenin en bariz faydalarından biri hoşgörüyü teşvik etmesidir. Olasılıklar herkes için geçerlidir. Yobazlar ve bağnazlar sanata nadiren ihtiyaç duyarlar. Edebiyatın hayalini zihinlerimizden tamamen çıkartırsak ya da çeşitli şekillerde sınırlandırılmasında ısrar edersek, içimizde bir şey ölür ve bu belki de yaşatmamızın gerçekten önem arz ettiği tek şeydir.”

Dördüncü bölüm artık yavaş yavaş pratik tavsiyelere okurun hazırlandığı bölümdür. Burada edebiyatın salt bir içerik olmayıp onun hayatla irtibatına değiniyor Frye. Tabii yine gerçeklik algımızla doğrudan alakalı olarak: “Edebiyat, zümrüdü anka kuşlarının ve tek boynuzlu hayvanların atlar ve köpekler kadar önemli olduğu bir dünyadır ve bu atlardan bazıları konuşabilir bile. Edebiyat insanın hayal gücünü ya da kelime dağarını geliştirmekte ne kadar yararlı olursa olsun edebiyatı doğrudan bir hayat kılavuzu olarak kullanmak akıl almaz türde bir bilgiçlik olacaktır. Çoğu zaman kitap okumamızın sebebi kitaplar dışında göremeyeceğimiz şeyleri bize sunmasıdır. Edebiyatta bir şeyi gerçekten hayata kavuşturmak için hayata benzer olamayız, edebiyata benzer olmamız gerekir!”

Hayal gücünü eğitmek sadece edebiyat için değil hem uygulamalı hem de saf bilim için kesinlikle şarttır.             “Kafamızda deneyim modelleri oluşturmak, önsezilerimizi sonuna kadar götürmek, hipotezleri dilediğimiz gibi evirip çevirmek vs için yapıcı bir güç olmadan, bilimciler hiçbir yere varamaz.” Tek fark hayal gücünün bilimde uygulanabilirlik sınavından geçmesi gerekir. Edebiyatta ise böyle bir sınav yoktur.

Frye’nin iddialarından biri de hayatın kendisinden ne kadar çok deneyim elde edebilirsek edelim hayal gücünün bize verdiği deneyim boyutunu hiçbir zaman hayatın kendisinden alamayacağımız yönünde. Bunun için mümkün olduğu kadar hayal gücünü korumak gerekir. Bunun için de iki güce ihtiyaç vardır: Yaratma gücü ve dinleme gücü.

Beşinci bölüm ilk dört bölümde sunulan teoriyi pratiğe dökme zamanının geldiğini söylüyor. Edebiyatın medeniyet tarihinde her zaman mitolojinin ardından geldiğini; mitin, hayal gücünün beşeri dünyayı beşeri olmayan dünyayla özdeşleştirmek için sergilediği basit ve ilkel bir çaba olduğunu ve en tipik sonucu tanrı hakkında bir hikaye anlatmak olduğunu daha önceki bölümlerde anlatmıştı. Şimdi bu düşünceleri destekleyici edebiyat eğitimi için somut tavsiyelere bakalım:

“Mitin en eksiksiz biçimi hristyian kutsal kitabında vardır dolayısıyla kitabı mukaddes edebiyat öğretirken en alt tabakayı oluşturur. Çok erken yaşta ve enine boyuna öğretilmelidir ki, insanın zihninde en dibe çöksün ve ardından gelen her şey onun üstünde biriksin. Çok geniş ve kapsamlı bir metin olduğu için geri kalan her şeyi kucaklayan insan durumunun hayal gücü temelinde yaratıcı şekilde incelenmesidir. Bunun üzerine ilk konulması gereken şey ise mitolojidir. Bütün modern Batı dillerinin edebiyatları klasik mitlerle öyle doludur ki bu mitleri bilmeden ne anlattığını bilmek mümkün değildir. Kitab-ı Mukaddes’teki ve mitolojilerdeki efsane arasındaki benzerliklere salt tesadüf gözüyle bakılmamalıdır; aynı edebi örüntülerin farklı kültürlerde ve dinlerde nasıl karşımıza çıktığını göstermek önemlidir. Sıradaki adım büyük edebi biçimleri anlamak: tragedya ve komedya metinleri, romans ve ironi.”

Az önce hayal eğitimi için gerekli olan dinleme gücünden bahsetmiştik. Hikaye dinleme sanatı hayal gücü temel bir eğitimdir. Medeniyet tarihinin metinlerindeki hikayeleri dinleyerek işe başlamak gerekir. Ve olmazsa olmaz bir şey daha: yazmak!

Bugün edebiyatın önündeki en büyük sıkıntı modern dillerin klasik dillerden daha fazla eğitimde öne çıkmasıdır. İngilizce aslında İngilizce midir? Latince, Yunanca ve İbranice’dir. Klasik dili ve tarihi önemsemek gerektiğini söyleyen Frye diller arası mukayeseli okumalar yapmanın da hayal gücü eğitimi için çok önemli olduğunu hatırlatıyor.

“Edebiyat öğretiminin amacı salt edebiyat hayranlığı değildir daha ziyade hayal gücünün yaratıcı enerjisini edebiyattan öğrenciye aktarmak gibi bir şeydir. Burada tek hedef yazar olmak değildir ne iş yaparsak yapalım diri bir hayal gücü ile yapmak esastır.”

Altıncı bölüm belagat uzmanlığının bir çeşit savaşa dönüşmesinden söz ediyor. Bu savaş propaganda, reklam ve çeşitli ikna metotlarını kullanan medya ile etrafımızı saran çevrenin gerçekliği ile edebiyat yoluyla inşa edilen gerçekliğin arasındadır. Bi’ dünya kandırmacanın içerisinde, gerçekliğin müthiş bir pazarlama stratejileriyle servis edildiği bu çağda hayal gücünü diri tutmak bir çaba gerektiriyor. “Kesinlikle Tanrı vergisi değildir” diyor Frye. Konuşma özgürlüğünden bahsedebilmek için önce dili iyi kullanmak gerekir. Ahlak ve estetik kaygıların yer aldığı edebi dil yani hayal gücünün dili konuşmak istediğimizde ne konuşmamız gerektiğini söylemez. Nasılını edebiyat söyler ne anlatacağımız ise bizim tasavvurumuza kalmıştır. Ve anlatmaya evimizden başlarız…

“Edebiyat insanın insana vahyidir” diyen Frye bu vahyin doğru anlaşılması için edebiyat eğitimcilerine ve eleştirmenlere çok iş düştüğünü söylüyor. Onun anlattığı şeylerin en önemli kısmı edebiyatı seküler çekişmelerden kurtarıp yeniden göğe ait kılmaya çalışmasıdır. Kaybettiğimiz ilkel zenginliğimizi ve hayal gücümüzü yeniden bulmanın yolu göğe bakmaktır belki de.

Ayşenur Narboğa

Northop Frye
Ketebe

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir